Son Dakika
  • Loading
A+ A A-

Resmi İlan

Yazarlarımız



Manşetler

 

ibrahim-aydn-150x150.jpg

Kur’an hakikatlerini bayraklaştırmak için beraber hizmet eden kimselerin başta birbirlerine karşı olmak üzere bütün Müslümanlara karşı şefkatli ve müsamahalı davranmaları gerekir. Beraber hizmet edenler bir bünyenin uzuvları gibi İslâm bünyesini veya İslâm'ın o cephesini teşkil eden uzuvları mesabesindedir. Bir vücudun uzuvları nasıl kardeşçe yani münakaşa etmeden, üstünlük taslamadan ve her zaman şahsî çıkarlarını ön plana sürmeden hareket ediyor ve böylece vücudun sıhhatli bir şekilde ayakta kalmasını ve gün geçtikçe daha da verimli hale gelmesini sağlıyorsa ve aksi takdirde vücut sıhhatini kaybediyor ve çöküyorsa; aynen öyle de İslâm'ı temsil eden ve İslâm bünyesinin uzuvları mesabesinde bulunan Müslümanlar Özellikle İslâm'ı hem ibadet hem hizmet noktasında temsil edenler aralarında münakaşa etmez, şahsî çıkarlarını ön plana almaz, hakimiyeti sağlama davasına kalkışmaz ve birbirlerinin kusurlarına karşı müsamaha ile bakarlarsa temsil ettikleri İslâm bünyesi ve binası dimdik ayakta kalır, gün geçtikçe de iyice kuvvetlenir, oturaklaşır ve yıkılmaz bir hüviyet kazanır. Aksi takdirde birbirleriyle münakaşa edenlerin ve birbirlerine karşı tafralı davranıp müsamahasız olanların teşkil edecekleri bir dava ayakta duramaz ve uzun ömürlü olamaz. Bunun içindir ki, özellikle böyle nazik dönemlerde "münakaşa eden haklı ol-sun-haksız olsun haksızdır." hükmü herkes tarafından tatbik edilmesi gereken bir prensip olarak kabul edilmesi gerekir. Evet, kardeşlik meselesi günümüzde daha da fazla önem kazanmıştır. Zira uhuvvet bir cemaat ruhudur. Uhuvvet (kardeşlik) zedelendiği takdirde cemaati teşkil eden fertler de teker teker çözülmeye başlarlar. Uhuvvetin zedelenmemesi için nihayetsiz feda kârlık göstermek lazımdır. Meselâ, haklı olduğu halde münakaşa etmemek, başkası gıybetini yaptığı halde ona karşılık vermemek, kendisine hiç ehemmiyet verilmediği halde bunu mesele yapmamak gibi... Hem mesela, bir adamın kendi başına cesareti güzel de olsa; fakat tesanüt içinde yasayan bir cemaat içerisine girince onların istirahatlarını ve bazı hadiseler yüzünden sarsılmamalarını sağlamak için şahsî cesaretini keyfine göre kullanamaz. Bu hususta bile soğukkanlılığını muhafaza etmesi ve hislerinden fedakârlık yapması lazımdır ki, aradaki tesanüt ve kardeşlik sarsılmasın. Kardeşliği dimdik ayakta tutan ve görkemli hâle getiren hasletlerden birisi de ifratkârâne muhabbet ve sarsılmaz irtibattır. Belli başlı metotlar dahilinde İslâm'a hizmet etmeyi dert edinenler, birbirlerini ifratkârâne sevmelidirler. O kadar ki, gerekirse birbirleri için canlarını feda edebilme anlayışına sahip olmalıdırlar. Fakat bu sevgi ve bağlılık birbirlerini birer âbid, birer zâhid ve birer veli olarak gördüklerinden değil; aksine kusurlu fakat gayretli ve samimi bir ehl-i iman ve ehl-i hizmet ve ehl-i sünnet olmalarından, yani Kur’an esaslarına ve sünnet düsturlarına bağlı birer insan olduklarından ötürü olmalıdır. Evet, bugünkü neslin, Kur’an-ı Hâkim istikâmetinde, sünnet-i seniyye dairesinde ve hakikat mesleğinde Müslümanlara hizmet verecek ihlaslı, tesirli, itibarlı ve ciddî rehberlere ihtiyacı pek çoktur. İrfan ordusu bu ihtiyaca cevap verecek mahiyette ve evsaftadır. İşte bizler, aramızdaki takdir ve tebriki bu tesirli tebliğ ve irşat vazifesini ifa edip etmemeye göre yapmalıyız; şahsî makamlara ve şahsî kemâlata göre değil. Perde açılsa ve kardeşlerimizin hakiki makamları görülse; değil geriye çekilmek ve darılmak, aksine daha fazla hürmet, şefkat ve takdir ile bağlanmak ve aradaki kardeşlik rabıtalarını kuvvetlendirmek lazımdır. Öyle ise sünnet-i seniyye dairesinde ve hakikat mesleğinde iman hakikatlerine ve İslâm şartlarına hizmet etmeyi hayatımızın hizmeti ve gayesi yapmış olan bizler birbirimize karşı haddinden fazla ve fevkalâde hüsn-ü zan beslemek ve yüksek makam vermek yerine fevkalâde sadâkat, uluvv-ü himmet, hakta se bat, ifratkârâne irtibat ve tam ihlasla davranmamız lazımdır… Evet, bizim birbirimize karşı takdir, tebrik ve muhabbet nişlerimizde bakış ölçümüz ve aramızdaki alâka ve irtibat vesilesi bu gibi hususlardır ve bizler bu gibi hususlarda günbegün terakki ve tekâmül etmeliyiz. Kardeşliği zedeleyen bir kısım hususlar vardır. Bunların başında gelenlerden bir tanesi insanların enaniyetlerini bir türlü bırakmamalarıdır ve birbirlerine karşı enâniyet kokan davranışlarda ve sözlerde bulunmalarıdır. Böyle bir davranış ise hem enâniyet sahibi için, hem de içinde yer aldığı cemaat için son derece tehlikeli bir husustur. Zira; mütevazı olmayanın ve bir buz parçasından ibaret olan enâniyetini bırakmayıp onu cemaat havuzunda eritmeyenin hizmet etmesi ve o cemaat bünyesinde uzun ömürlü kalması düşünülemez.

Bahçıvanın Hilesi

Bir bahçıvan bahçesine üç tane hırsızın girdiğini gördü. Bunlardan biri fakih, birisi bir şerif, biri de sofuydu. Üçü de aynı ayarda hafif meşrep ve vefasız kimselerdi. Bahçıvan düşündü. "Bunların üçüyle birlikte tek başıma başa çıkamam önce bunları birbirinden ayırayım." dedi. Bahçıvan önce Sofiden başladı. "Eve git de bu arkadaşlar için bir kilim, oturacak bir şey getir." dedi. Sofi ayrılınca diğer ikisinin yanına vardı, Fakihe: "Sen bir fakihsin, bizler, senin ilmin sayesinde dinimizi öğrenip ona göre hareket ediyoruz. Bu da ünlü bir Şerif Peygamberin soyundan bir şehzade efendimiz. Bu pisboğaz sofi de kim oluyor ki sizin gibi ulu kişilerle arkadaş olabiliyor. Onu savın gitsin sonra istediğiniz kadar benim bahçemde kalıp yiyin için." dedi. Böylece onları kandırdı. Sofi gelince iki arkadaşı onu savdılar. Sofinin gittiğini gören bah çıvan koca bir sopayla ardına düştü: "Ey köpek sofi sen hangi cesaretle benim bahçeme giriyorsun? Hangi şeyh, hangi pir sana yol gösterdi." diyerek sofiyi tenhada güzelce bir dövdü, başını yardı. Sofi giderken: "Benim sıram geçti, fakat sıra o iki arkadaşımda siz de benim gördüğümü görecek, yediğimi yiyeceksiniz." diye söylendi. Bahçıvan sofiden kurtulunca, diğer ikisinin yanına döndü. Şerife: "Ey Şerif eve git, kuşluk yemeği için pişirttiğim yufka ekmeklerini ve kızart tığım kazı getirmelerini söyle." dedi. Şerif gidince bahçıvan Fakihe: "Ey yüce kişi… Sen güngörmüş bir insansın her şeyi görür anlarsın, o şerifim diyen ne olduğu bilinmezin doğru söylediği nereden belli, onunki boş bir iddia, anasının ne halt yediğini kim bilir. Zaten birçok ahmak asılsız olarak kendilerinin Hazreti Ali'nin ve Peygamberin (S.A.S.) soyundan olduğunu iddia ederler." dedi. Daha birçok sözler söyleyerek Fakih'i kandırdı. Fakih, Şerifin ardından giderek ona: "Ey eşek buraya seni kim davet etti? Hırsızlık sana Peygamber'den mi miras kaldı?" diyerek Şerife çok acı sözler söyledi. Şerif de gittikten sonra Bahçıvan Fakih'e döndü: "Ey utanmaz adam eli kesilesice bağlara girmek başkasının malını talan etmek caiz midir, bunu nereden okudun?" diyerek Fakih'i güzelce bir dövüp bağdan kovdu.

Kendimizi Sever Gibi Başkalarını Sevmeliyiz

Hindistan’ın bayraktar isimlerinden Mahatma Gandhi’nin bir duası vardır: “Allah’ım! Kendimi sever gibi başkalarını sevmeyi; başkalarını yargılar gibi kendimi yargılamayı öğret bana!”

Bedîüzzaman da diyor ki: “İnsan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mümin kardeşine adavet eder.”

“…..Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adavet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için müminlere adavet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adavet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adavet hasleti, her şeyden evvel kendisi adavete lâyıktır.”

Eleştiri Silâhı Uhuvveti Öldürüyor

Kardeşler arasında kurmakla, korumakla ve yaşatmakla yükümlü olduğumuz uhuvvet, “eleştiri silâhının” o mahrem alana girmesini istemez. Farkındayız, ya da değiliz; ama bir imtihanımız konumuzdur bu bizim! Şüphesiz nefsin kendisini yargılayıp, başkasını serbest bırakması kolay bir reçete değildir. Zordur ve pahalıdır! Bahası Allah’ın rızasıdır, rahmetidir, tevfikidir, yardımıdır. Sevaptır ve cennettir! Zordur; çünkü cennetin fiyatıdır! İçimizdeki -şeytan artığı- adavet tohumlarını daha çimlenmeden kurutmamız bundan önemlidir. Ölünceye kadar savaşımız budur bizim. Çünkü adavet en başta kendimize cinayettir. “Müminler ancak kardeştirler; kardeşlerinizin arasını ıslah ediniz.” “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın ki, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.” ve “Onlar bollukta ve darlıkta bağışta bulunurlar, öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever.” Ayetlerini uhuvvet ana başlığı altında tefsir eden Saîd Nursî Hazretleri, müminin mümine üç günden fazla küsmesini haram kılan hadis-i şerife de atıfta bulunarak, mümine hatalarından, kusurlarından ve zaaflarından dolayı kesinlikle adavet duyulmaması gerektiğini, bilâkis acınması ve affedilmesi gerektiğini kaydeder.

Fenalıkta dört hisse formülü

Bedîüzzaman’a göre, fenalığı karşısında mümine küsmek ve bundan sırf onu yargılamak zulümdür. Çünkü başka pay sahipleri de vardır.

Eğer küsülecekse bu, bütün pay sahiplerine eşit dağıtılmalıdır!

Nitekim fenalığın dörtte biri kadere aittir. Bu hisseyi bir ayırmalıyız. Kaderin hissesinden dolayı mümine adavet etmemeliyiz! Kaderin hissesini çıkarıp kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmeliyiz.

Sonra bu fenalıkta nefis ve şeytanın da bir payı vardır. Fenalık sahibi mümin, nihayet nefis ve şeytanına yenik düşmüştür. Bu durumda ise, mümine adavet değil, bilâkis acınmalı ve pişmanlık duyacağını beklemelidir. Bu pay da çıkarılırsa, adavet yarıya inmiş olur. Sonra o fenalıkta bir pay da kendi nefsimize aittir. Oysa biz bunu görmüyoruz. Bunu da görmeliyiz. Bu payı da çıkardığımızda, adavetin dörtte üçü erimiş, bitmiş olacaktır.

Geriye dörtte bir kalmıştır.

Afv, Safh ve Uluvvücenaplık Ölmesin!

Fenalığın sadece son dörtte birlik payının hasma, yani yanlış davranış sahibi mümine verilmesi gerektiğini beyan eden Bedîüzzaman, böyle dörtte birlik bir pay için de mümine adavet duyulmasını haksız ve yersiz bulur; muhakkak afv ve safh ile ve uluvvücenaplıkla mukabele edilmesini tavsiye eder.

Çünkü afvı, safhı, bağışlamayı ve öfkeleri yutmayı emreden esasen Cenabı-ı Hak’tır. Nitekim Allah buyurur ki: “Eğer affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, muhakkak ki, Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.

Kardeş Kıskançlığı İnsanlık Tarihi Kadar Eskidir

İnsanlık tarihinde ilk cinayetin kardeş kıskançlığı yüzünden işlenmesi bu konuyu ciddiye almamızı gerektiriyor. Kabil, babası tarafından sevilen kardeşi Habil’i o kadar kıskanır ki, kıskançlık ateşini ancak onu öldürerek söndürmeye çalışır. Hz. Yusuf’un kardeşleri de kıskançlık duygusuna yenik düşerler, gezmeye çıkarma bahanesiyle götürüp onu evlerinden uzak bir kuyuya atarlar.

Anne babaların üstesinden gelmekte zorlandıkları eğitim problemlerinin başında kardeş kıskançlığı geliyor. Kutsal kitaplar, peygamber çocuklarının bile kardeş kıskançlığına yenik düştüklerini haber vererek, bizi bu konuda uyarıyor.

Kardeş kıskançlığının önüne geçemediklerinden yakınan ve bizden yardım isteyen anne babalara soruyorum: “Kıskançlık kötü bir duygu mudur?” Hemen hepsi, “Evet, kötü bir duygudur” diyorlar.

Eğer siz de aynı fikirde iseniz, bu makale sizin için yazılmış demektir.

Materyalist felsefelerin tesirinde kalan sosyal bilimciler ve insan kaynağı uzmanları, yakın zamana kadar, zekâ ölçen IQ (Intelligence Quantity) testlerini deneyerek üstün insanı keşfetmeye çalışmışlardır. Ancak gözlem ve deneye dayanan araştırmalar yüksek entelektüel zekâ katsayısının kişiyi içinde yaşadığı topluma ve kendisine faydası dokunan, dürüst, faziletli, yüce bir insan yapmaya yetmediğini ortaya çıkarmıştır. Nöroanatomi ve sosyal psikoloji uzmanlarının geliştirdiği yeni anlayışa göre, insanı değerlendirmede entelektüel zekâ ölçeği tek başına yeterli değildir. Duygusal Zekâ (Emotional Quantity) ve Ruhsal Zekâ (Psychic Quantity) ölçeklerinin de kullanılması gerekir. İnsanı diğer yaratıklardan üstün kılan sahip olduğu ruh ve duygu zenginliğidir. Duygunun iyisi ve kötüsü yoktur; insanın gelişmesi ve olgunlaşması için bütün duygular gereklidir. Kötü duygu yoktur, iyiye yönlendirilememiş duygu vardır.

“İyi Çocuklar Anneye Kızmaz”

Bazı eğitimciler insana doğuşta verilen duyguları iyi ve kötü olmak üzere iki gruba ayırırlar. Onlara göre, eğitimcinin görevi kötü duyguların yerine iyi duyguları yerleştirmektir. Çoğu anne baba da aynı kanaattedir. Çocuk eğitimine bu anlayışla yaklaştığımız zaman kötü olarak adlandırdığımız duyguları kınama, yasaklama ve inkâr yolunu seçiyoruz. Bu duyguları ifade eden çocuklarımıza, aynı ifadeleri tekrar etmemeleri için baskı uyguluyoruz. Herhangi bir sebeple annesine kızan bir çocuğa, “Ne kadar ayıp, insan anneye kızar mı! İyi çocuklar anneye kızmaz,” diyoruz. Eğer bir anne haksız yere çocuğunu cezalandırmış veya söz verdiği halde sözünü yerine getirmemiş ise, çocuğun kızarak bu davranışı protesto etmesi kadar normal bir şey var mıdır? Çocuğun haklı öfkesini bastırmaya hakkımız yoktur.

Konumuz olan kıskançlık duygusu da insanın gelişmesi için gereklidir. Bizden üstün olan insanları kıskanarak onların seviyesine yetişmek için var gücümüzle çalışırız. Çocuk için de durum aynıdır.

Daha önce kendisine ait olan anne ve baba sevgisinin kardeşe yöneldiğini zanneder. Kıskandığı kardeşinden daha üstün olmaya gayret eder, böylece anne babanın kardeşe yönelen sevgi ve takdirini tekrar kendi tarafına çekmeye çalışır. Eğer çocuğun fıtrî olan kıskançlık duygusunu ifade etmesine izin vermez, kınama ve ayıplama yoluna gidersek kendisini suçlu hissetmesine yol açmış oluruz. Bu durumda çocuk, “Kıskanma kötü bir duygu ise, ben kötü bir çocuğum; çünkü kardeşimi kıskanıyorum” şeklinde bir kanaat geliştirecektir. Kendisini kötü hisseden bir çocuk, kardeşine iyi davranmayı düşünmeyecek, ona karşı düşmanca duygular besleyecektir.

Kardeş Kıskançlığının Belirtilerine Dikkat

Kardeşini kıskanmayan çocuk yoktur. Eğer bu gerçeği bilirsek, kardeş kıskançlığını önlemek için göstereceğimiz tüm çabaların boşa gideceğini ve kıskançlığı körüklemekten başka bir işe yaramayacağını da anlamış oluruz. Annenin hamile olduğunu fark ettiği veya bir kardeşinin doğacağını duyduğu andan itibaren çocuğun içinde kıskançlık tohumları filiz vermeye başlar. Doğum yaklaştıkça annenin yükü artar, yorgunluk ve halsizlik belirtileri baş gösterir. Çocuğunu kucağına alamaz, eskisi kadar ona zaman ayıramaz. Bebek için iç çamaşırı, kundak, elbise ve yatak takımı gibi ihtiyaçlar satın alınmakta, hazırlıklar devam etmektedir. Bütün bu gelişmeler ve kendisine gösterilen ilginin azalması çocuğu derinden sarsar. Kafası sormaya korktuğu sorularla ve şüphelerle dolar. Annesinin sevgisini denemek için olmadık isteklerde bulunur, huysuzlaşır, mızmızlanır, ağlar. Bu sınamalar karşısında anne memnuniyetsizlik gösterdikçe çocuğun huzursuzluğu artar. Asıl fırtına ise, anne kucağında bir bebekle eve döndüğünde kopacaktır.

Bazı anne babalar, çocuğun doğacak kardeşine karşı kıskançlığını en aza indirmek için aşırı bir ilgi ve sevgi gösterişine girer. “Sen her zaman bizim biricik çocuğumuz olarak kalacaksın, sana olan sevgimiz hiçbir zaman azalmayacak” derler. Yeni hediyeler alırlar; ayrı odada yatıyor ise kendi yatak odalarına alır, aralarında yatırırlar. Bütün bu yapay çabalara gerek yoktur, çünkü bir işe de yaramaz, aksine çocuğun şüphelerini artırır.

Bir çocuk yeni doğan kardeşine karşı aşırı sevgi tezahürleri sergiliyor ise, kesinlikle rol yapıyordur ve bunun sebebi de anne babadır. Çünkü anne baba ona iyi çocukların kardeşini kıskanmaması ve sevmesi gerektiğini söylemişlerdir. Çocuk anne babasını memnun etmek için kıskandığı halde kıskanmamış gibi davranarak gerçeklerden kaçmakta, kaçış mekanizması olarak kıskançlığını sevgi ile yücelterek inkâr yolunu seçmektedir. “Ne cici, ne tatlı bir bebek değil mi anne? Aman dikkat et, öyle tutma, kardeşimi düşürürsün!” diyerek kardeşini seven ve koruyan bir rol takınır. Ancak çocuk zamanla, yine anne babanın davranışlarına bağlı olarak, bu kaçış mekanizmasının işe yaramadığını görecek; bastırdığı kıskançlık duygusu bütün şiddetiyle davranış bozukluğu olarak ortaya çıkacaktır.

Davranış bozukluğu olarak ortaya çıkan kardeş kıskançlığını anne babaların teşhis etmesi kolay değildir. ‘Mutlu çağa dönüş arzusu’ adını verdiğimiz davranış bozukluğu en sık görülen kardeş kıskançlığı belirtilerindendir. Düzgün konuşan üç-dört yaşlarındaki bir çocuk birdenbire bebeksi konuşmaya başlar. Büyük ve küçük tuvalet ihtiyacını haber verdiği, hatta kendi başına giderebildiği halde altını ıslatmaya başlar. Uyku bozuklukları ve iştahta azalma baş gösterir.

Anne baba ortaya çıkan huysuzluklar, yaramazlıklar, bebeğin canını acıtmalar ve davranış bozuklukları karşısında sert tavır alır, ceza yoluna başvurursa; ortaya yeni ve daha ciddi davranış bozuklukları çıkacaktır.

Kardeş Kıskançlığı İle Nasıl Başa Çıkacağız?

Davranış ve sözlerimizle çocuğun kıskançlık duygusunu empati ile karşılayacağız, yani kendimizi onun yerine koyarak anlayış göstereceğiz. O zaman çocuk kıskanma duygusunun kötü bir şey olmadığını düşünüp rahatlayacak, suçluluk kompleksine kapılmayacaktır. Kardeşinin ağlamalarına sinirlendiğini ve onu sevmediğini söyleyen bir çocuğa annesi şöyle yaklaşabilir: “Demek kardeşinin ağlamalarına kızıyorsun? Doğrusu ara sıra ben de kızıyorum, özellikle geceleri ağlayarak beni uykudan uyandırdığı zaman. Ancak ben onun annesiyim ve ona bakmak zorundayım. Sen de küçükken böyle ağlıyordun ve ben sana da annelik görevimi yapıyordum. Bazen birilerine kızmamız onu sevmediğimiz anlamına gelmez.” Çocuk annenin bu anlayışlı yaklaşımı karşısında sevmek kadar kızmanın da normal olduğunu öğrenecek, duygularını inkâr ve bastırmak yerine tanıma fırsatı bulacaktır.

Kardeş anlaşmazlıkları ve kavgaları da anne babaları zor durumda bırakan bir eğitim problemidir.

Anne babalar genellikle küçüğü korumak, büyükten anlayış göstermesini istemek gibi yanlış bir yaklaşımda bulunurlar. Küçük de bunu kullanarak en ufak bir anlaşmazlıkta basar çığlığı: “Anne, ağabeyim (veya ablam) bana vurdu!” Anne de oyuna gelerek büyüğe bağırır: “Sana kaç defa kardeşine vurma dedim. Büyüksün, biraz anlayış göster!” Genellikle küçük çocuk büyükle yarış hâlindedir, onun buyruğu altına girmek istemez. Büyüğe güç yetiremediğinde ezilmişlik rolü oynayarak anne veya babayı yardıma çağırır. Destek bulduğu zaman kavgayı kızıştırmaktan geri durmaz. Kendi yaptığı haksızlıklarla kavgayı başlattığını söylemez, büyüğün yaptıklarını sayarak duygu sömürüsü yapar. Anne babalar bu oyuna gelmemeli, çok ileri gitmedikleri sürece kardeş kavgalarına karışmamalıdır. Anne ve babanın arka çıkmadığını gören haksız taraf diğeri ile anlaşma yoluna gider.

Kimi anne babalar kavgada haksız tarafı bulmak ve âdil davranmak için mahkeme kurar. “Önce sen anlat bakalım, kavga nasıl başladı?” Daha biri anlatmaya başlar başlamaz diğeri lafa karışarak savunmaya geçer, derken bir ağız dalaşı sürer gider. Baba veya anne de kızarak her ikisine birden ceza verir. Tabiî, bu da çözüm getirmez, çünkü bir taraf hak etmediği halde ceza alarak haksızlığa uğramıştır.

Kimse Mükemmel Değildir

Mükemmel bir anne veya baba olmaya çalışmayınız. Mükemmel insan olmadığı gibi, mükemmel anne baba da yoktur. Mükemmel olmaya çalışan insan, yaptığı iyi şeylerden çok, yaptığı hataları görme ve bunlardan pişmanlık duyma eğilimindedir. Çocuğuna kızgınlıkla ceza veren ve sonradan pişman olan çok anne baba vardır. Biraz önce ceza verdiği çocuğunu yanına çağırarak sever, bağrına basar. Bu ikilem karşısında kalan çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez.

Çocuklarınızın başarılı, dürüst, faziletli, onurlu, hem kendilerine hem içinde yaşadıkları topluma faydalı birer insan olmasını istiyorsanız, onların her türlü duygu ve düşüncelerini ifade etmelerine; sadece entelektüel zekâlarını değil, duygusal ve ruhsal zekâlarını da geliştirmelerine izin vermeniz gerekiyor.

fb-btn.pngtwt-btn.pngrss-btn.png

google-btn.pngyb-btn.pnginst-btn.png

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

DMCA.com Protection Status
Sayfada sorun olması durumunda,
Lütfen CTRL + F5 ile sayfayı yenileyin