Son Dakika
  • Loading
A+ A A-

Resmi İlan

Yazarlarımız



Manşetler

 

ibrahim-aydn-150x150.jpgAkıl ve vicdan, insanın başını şu üç soruyla aralıksız döver durur: Necisin, nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun? İnsanların bu sorular karşısındaki düşünce ve davranışları ise birbirine pek uymaz. Bir kısmı bu sorulara şahsî yorumlar getirir. Yahut yanlış bir yorumcunun peşine takılır, onun iddialarını tekrarlayıp durur. İç bükey aynanın eşyayı ters göstermesi gibi, onların da yanlış fikirlerle daima örselenen zihinleri, gerçekleri doğru olarak tespit edemez. Onlar bu ters görüntüye alışa alışa, sonunda başkalarının hep yanlış düşündüğüne tam manasıyla inanmaya başlar. Ama bu fikirler, onların vicdanlarını tatmin etmez. Kendilerini, yine bu kâinat çöllerinde kimsesiz bir zavallı gibi görmeye devam ederler. Sahipsiz olmadıklarını bilmenin huzurunu tadamaz, zevkine eremezler. Akıl ve vicdanları, onları daima rahatsız eder. Ruhlarındaki vahşet ve ıstırap, bir türlü dinmek bilmez. Bazıları da, bu sorularla hiç ilgilenmez; aklın ve vicdanın zorlamalarına hiç aldırmazlar. Onlar ne derlerse desinler, bunlar bildiklerini okurlar. Sefahat ve eğlencelerle, günlük dedikodularla, neticesiz tartışmalarla ömür tüketirler. Bunlar kendilerince, doymanın yolunu açlığı düşünmemekte bulmuşlardır. Ama bu geçici ve geçersiz tedbir, ruhu hiç mi hiç tatmin etmez. Böyleler, ufak bir musibette hemen sarsılır, az bir sıkıntıdan hemen ezilirler. Kaderden imtihan yollu gelen bir belâ karşısında, derhal isyan çığlıkları atarlar. Aslında bu insanlar, düşünmekten korkmaktadırlar. Sanki biraz kafa yorsalar; şu hayatı, bu âlemi, ölümü ve ötesini biraz merak etseler, bütün huzurları kaybolacak. Kendilerini aldatmaya can atan bu adamlar, bir araya geldiklerinde adeta bir ekol teşkil ederler. ‘Aldırma’ derler, ‘adam sen de’ derler, ‘sıkma canını’ derler. Saatteki hızı yüz bin kilometreyi aşan bu dünya üzerinde, nereye gittiklerini düşünmeden yaşar ve bunu bir felsefe, bir inanç olarak benimserler. Bu hayat felsefelerini birisi tenkit etmeye görsün: “Sen bu asrın adamı değil misin? Hangi devirde yaşıyorsun?” yollu sözlerle, onu yaylım ateşine tutarlar. Alaylı ifadelerle gerçeği bastırmaya çalışır, kendilerini böylece oyalayıp dururlar. Hiç düşünmezler ki, değişen sadece zaman ve onun içinde yüzen insanlardır. Dünya, yine aynı kanunlarla faaliyetini devam ettirir.
Yaprak yine yeşil, kar yine beyaz, aslan yine vahşi, koyun yine uysaldır. Fen ve sanattaki ilerlemesi, asrımız insanına, maalesef, kendini unutturdu. Hâlbuki fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanı insan yapan değerler yerlerini aynen muhafaza etmeliydiler. Ahlâklı her asırda makbul, iffetsiz her devirde fena sayılmalıydı. Nedense böyle değerlen dirilmedi. Bilimsel açıdan yükselme ile ahlâkî çöküş arasında, doğru bir orantı olduğu sinsice telkin edildi. Ve bugünün -sanayide ileri, fakat ahlâken seviyesiz- batı insanını, fazilet modeli olarak benimseyen bir nesil çıktı ortaya. Üçüncü bir grup insanımız da var ki, bunlar okur, düşünür, sorar, öğrenir ve sonunda anlarlar ki: Ne insanlar başıboş, ne bu âlem sahipsiz. Her varlık bir kaderin plânı ve bir kudretin icadıyla meydana geliyor. Güneşin doğuşu ve batışı gibi, her canlının dünyaya gelişi ve göçüşü de; mükemmel bir nizam ve sonsuz bir ilim ile oluyor. Güneş de bir kudrete esir, ay da, yıldızlar da. İnsan da bir nizama mahkûm, bülbüller de, güller de. Bütün gelenleri getiren ve bütün gidenleri götüren birisi var. Yıldızları durduran, gezegenleri döndüren, insanları gezdiren, balıkları yüzdüren, hep o ilim ve kudret, hep o irade ve hikmet sahibi. İşte bunlar, Allah’ın kulu olduklarını bilen, ruhlar âleminden bu dünyaya “rıza ve cennet” imtihanını kazanmak üzere gönderildiklerinin şuuruna varan ve ömürlerini istikamet üzere geçirip Saadet Yurduna doğru yol alan bahtiyar.
Ayakları yere basan Müslüman olabilmek.
Dünya fani, fakat ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Uzun ömürlüde olabiliriz, bir saat sonra ölebiliriz de. Mademki ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz, öyleyse ölünceye kadar kimseye muhtaç olmamak için çalışmak zorundayız.
Ayrıca helal kazanç ibadettir. Bu ibadetten gelen sevapları almak için çalışıyoruz. İnsanı cennete götürecek en önemli ibadetler, parada, malda, makamda Müslüman'ca yaşamak tır. Hadis-i şerifte buyruluyor ki: "Doğru tüccar şehitlerle haşrolacak." Her Müslüman şehit olmak ister. Bunun da en kısa ve kansız olan yolu, doğru tüccar olmaktır. Zekât vermek farzdır. Zekât ibadetinin sevabına nail olmak için zekât verecek kadar malın olması lazım. Bunun için çalışacağız. "Eskiler 'Bir lokma bir hırka' demişler; adeta fakirliği yüceltmişler, sanki dünyayı terk etmişler." deniyor. Peygamberimiz ve sahabenin hayatından anladığımıza göre Müslümanlar para kazanacak fakat bencillikten kurtulacak; akrabalarına, komşularına, milletine yardımcı olmaya çalışacak. Bilhassa gerçekten zengin olan dindarların bu meseledeki sorumluluğu daha büyük! Meyveli ağaçlar meyvesini yemiyor, başkasına ikram ediyor. Yıllar önce alim, arif bir şahsa sormuştum; "Hocam, müminle kâfirin tarifini yapar mısınız?" İki dizinin üzerinde doğruldu, "Evladım, ben beni düşünür, sen de seni düşünürsen, olur gâvurluk. Ben seni düşünür, sen de beni düşünürsen, olur Müslümanlık." dedi.
"Bir lokma bir hırka" düşüncesi Osmanlı İmparatorluğu gibi bir cihan imparatorluğunun içinde olabilir. Binlerce insan milleti, devleti en üst noktaya taşırken bazı şahıslar da fakir bir hayatı tercih edebilir. Fakat Müslümanların geri kaldığı zamanda bu hayatı tercih etmek ve savunmak ihanet olur Dünya herkese terakki dünyası, bize tedenni dünyası olamaz. Müslüman ülkelerin genel durumuna bakarsak, imanın sadece kalplerde kaldığını, zahire çıkmadığını görürüz. Çabalarımız ibadete dönüşmeli Karganın ağzından düşen cevizi yeşerten Allah, elbette ki bizim çabalarımızı da boşa çıkarmayacaktır.
"Başkası ne yapıyor?" demeden önce, "Ben ne yapacağım?" demelidir.
İnsanın insana üstünlüğü yoktur; insanları başarıya götüren, meziyet ve prensiplerdir.
Ben ne yapacağım, sorusuna dört prensiple cevap buldum:
1) Maddi olarak kimseye muhtaç olmayacak duruma gelmek
2) İlmimi artırmak
3) Kimseyi tenkit etmemek
4) Borçlanmamak
Hayatımın kalitesini böylece artırdığımı söyleyebilirim…
İnsanlık hangi görev için yaratıldı?
Bütün varlıkların bir görevi var. İnekler süt veriyor, arı bal yapıyor, tavuk yumurtluyor, balık bize et yetiştiriyor. Yılanın zehrinden ilâç yapılıyor. Peki, insan ne işe yarar, görevi nedir?
Diyebiliriz ki, Rabbimiz bütün kâinatı bizim için yaratmıştır.
Tahminlere göre bundan 20 milyar yıl önce evren yaratılmaya başlamış, 100 milyar galaksi ve her galakside bulunan ortalama 200 milyar yıldız, güneş sistemini ve dünyayı netice vermiştir. 5 milyar yıl önce yaratılan dünya, asırlarca bir beşik gibi süslenmiş, milyonlarca çeşit hayvan ve bitki yaratılmış, en sonunda kâinatın en şerefli misafiri olan insan gelmiştir.
Neden Rabbimiz, insan için bu kadar masraf etmiştir? Niçin her şeyi onun emrine vermiştir?
Şöyle bir bakın: Bütün varlıkların bir görevi var. İnekler süt veriyor, arı bal yapıyor, tavuk yumurtluyor, balık bize et yetiştiriyor. Hatta lüzumsuz sandığımız bazı varlıklar bile hizmet ediyor. Yılanın zehrinden ilâç yapılıyor, karıncalar çıkardıkları gazla güneşin zararlı ışınlarını süzen ozon tabakasını güçlendiriyor, solucanlar fosforla toprağı besliyor. Gereksiz, hikmetsiz, boş ve zararlı hiçbir varlık yok. Bunların hepsi insan için çalışıyorlar. İnsan da bütün varlıklardan yararlanıyor, kullanıyor, hatta sevdiği canlıyı yatırıp kesiyor ve etini yiyor. Ama hiçbir varlığa insanın etini yeme, sütünü içme veya sırtına binip gezme yetkisi verilmemiş. İnsanın kullandığı bazı haklar hiçbir varlıkta yok. Peki, bunca emek çekilen, masraf yapılan, özenilen, yetkilerle donatılan insan niçin yaratılmış? Eti yenmez, sütü içilmez, derisi işe yaramaz, ölüsü bir an evvel toprağa gömülür. Acaba Rabbimiz bir solucana bile bir yaratılış hikmeti taksın, insanı başıboş bıraksın ve 60-70 yıl yiyip içip yatması ve sonunda ölmesi için yaratsın. Bu, mümkün mü? Kesinlikle mümkün değil. Şu âyet meallerine bakın, aklımıza gelen sorulara ne güzel de cevap veriyorlar: “Göğü, yeri ve bunların arasında bulunan şeyleri boş yere yaratmadık.” (Sâd:27) “Bizim sizi, boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’min115) “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyamet: 36) Peki başıboş değilsek, Rabbimiz bizi niçin yarattı? Çalışıp çabalamamız, yiyip içmemiz için mi? İşte Kur’an ayetleri. Aklımıza gelen soruları ne güzel cevaplıyor: “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum. Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi ancak Allah’tır.” (Zariyat: 56-58)
Bu ayet mealleri, bizim görevimizi çok kesin ve açık bir şekilde ortaya koyuyor. Vazifemiz bizi yaratana ibadet etmektir. Aynı zamanda, dünyaya çalışıp rızık kazanmak için geldiğini sananlara da şu mesajı veriyor: “Rezzak Cenabı-ı Hak’tır. Rızkı O verir. Onun verdiği rızkı elde etmek için verdiğiniz uğraşı, namazı terk etmek için bahane göstermeyin.”
İnsan ilişkileri
İnsan ilişkileri, cemiyetin ayakta kalması ve fertlerin birbirlerine karşı vazifeleri açısından çok önemlidir. Farkında olmadan bir insanı kırabilmekten tutunda, davranışlarımızdaki tutarsızlıklarımızdan dolayı, bizi itibar kaybına kadar götürebilmektedir. İnsanlarla olan ilişkilerimiz mezara kadar değil, ilerisine de bizi götürmektedir. Bu ilişkilerimiz iyi bir seyirde ise, öldüğümüz zaman bile unutulmayıp hatıralarla yâd edilerek bizleri yaşatacaktır. İyi bir dostluk, bizleri gönüllerde ölümsüz, dudaklarda ise hikmet damlalarıyla hatırlanan birer insanlık abidesi yapacaktır. Şehabeddin Ahmed: “Kimseye kötülük etme!.. Herkese kuyu kazma!.. Eştikleri kuyuya düşenleri bilirsin… Bil ki, ne ekersen onu biçersin… Diken tohumu sana gül bitirmez. Sazlıkta üzüm bağı göremezsin… Alacağın manevî mükâfat ve mücazat, yaptığın işe bağlıdır; iyi ise iyi, kötü ise kötü…” İnsan kendine yüklenen vazifenin bilinciyle yaşamalıdır. Her nefes o vazifenin ifası için ter dökmelidir. Unutmamak gerekir ki; yoluna devam eden kervana saldıran mahlûkat, kervan yürüyüşüne devam ettiği müddetçe zarar veremez. Bizlerde üzerimize düşen vazifenin yürüyüşünü sekteye uğratmadan devam ettirmeliyiz. Atalarımız, yol gidenin, kılıç kuşananın, at binenindir, demişlerdir.
İnsanlarla ilişkilerimizde asıl gaye, insanların iyiliği olmalıdır. Bütün düşüncelerimizi bu iyilik baz alınarak ifade etmeliyiz. İnsanlara karşı her yaklaşımımız olumlu olmalı, olumsuzluklar dahi olumlu bir kalıpta anlatılmalıdır. Çünkü olumsuz ifadeler ve olumsuzluk içeren davranışlar, karşımızdaki insanın verimliliğini azaltarak, stres yapmasına sebep olacaktır. Bizler daima insanın verimliliğini artıracak yönde adımlar atmalıyız. Teşekkür etmesini bir ahlak haline getirip, her iyi iş yapana müteşekkir olduğumuzu hissettirmeliyiz. İnsan ilişkilerinde her şeyi en iyi ben bilir, ben yaparım şeklinde bir tutum sergilememeliyiz. Karşımızdaki insanın daima yapacağı işte başarılı olacağını ve attığı adımların başarılı adımlar olduğuna inandırmalıyız. Unutmayalım o insanın başarısı, toplumun başarısıdır. Çünkü toplum, o başarıdan şöyle veya böyle etkilenecektir. Bakışlarımızı ve düşüncelerimizi toplumun geneline göre ayarlamalıyız. Genel bir duruş sergileyerek her insana ulaşmalıyız. Düşüncesi ne olursa olsun, bizden dolayı hiç kimse olumsuzluk halini yaşamamalıdır.
İnsanların sizden rahatsız olmaması için
*Sözlerinize,
*Davranışlarınıza,
*İlişkilerinize,
*Hukukunuza dikkat etmelisiniz.
Her zaman her halinize siz dikkat edin, başkalarından bunu beklemeyin. Sizin konumunuz daima iyilik yapma, insanlara karşı merhametli davranma, onların hata ve kusurlarına karşı örtücü olma yönünde olmalıdır.
İnsan ilişkilerinde mütevazı olmalıyız. Hiç kimseyi kişisel halinden dolayı hakir görmemeli, arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmamalıyız. Kendimize de bir üstünlük vasfı kazandırmak arzusuyla insanlarla ilişkilerde bulunmamalıyız. Konuşma dilimiz kimseyi incitmemelidir. İnsanlara karşı sivri dilli olmak yerine, gönül alıcı bir dille yaklaşım sergilemeliyiz. Göz, kaş hareketlerimizle kimseyi küçük düşürücü bir tavır sergilemeden, ciddi duruşlarımızla kendimizi sevdirmeliyiz. “Sevmeyende ve sevilmeyende hayır yoktur.” prensibini kararlı ve olgun hareketlerimizle gerçekleştirmeliyiz.
İnsan ilişkilerinde malayani konuşmalardan kaçınmalıyız. Yani gereksiz bütün konuşmalarımızdan lisanımızı korumalıyız. Karşımızdaki muhatabımıza da gereksiz laflarını dinlemek zorunda olmadığımızı hissettirmeliyiz. Lisanımızı yalandan, iftiradan, küfürden, gereksiz konuşmalardan korumalıyız. İlişki kurduğumuz insanın güvenirliğini doğruluk esaslarına göre sağlamalıyız.
Büyükler ne güzel söylemişler; “Ayak takımı ile düşüp kalkma! Şerefin gider, servetin gider; hatırın sayılmaz olur. Kötü huyları bırak, irfan sahibi ol! İnsanı, irfanı nispetinde bilirler.” İnsan ilişkilerinde, verdiğiniz sözleri yerine getirerek karşınızdakine güven vermelisiniz. Güvensizlik en büyük tehlikedir. Çünkü etrafınızda oluşan dostlarınızı güvensizliğinizle hayal kırıklığına uğratarak dağılmalarına sebep olursunuz. Bu da sizi telafisi mümkün olmayan bir bozulmaya götürür. Yani ne zorluklarla inşa ettiğiniz dostlukları bir anda yıkıma uğratmış olursunuz.
Asla yapamayacağınız şeylerin sözünü vererek, etrafınıza negatif enerji yaymayın. İnsan ilişkilerinde, verilen emanete dikkat etmeliyiz. Emanetlere karşı göstermiş olduğunuz hassasiyetiniz, sizi toplum ve fertler nazarında güvenilir kılacaktır. Bu da sizin hedefinize emin adımlarla yürümenize yardımcı olacaktır. Burada önemli olan sizde bulunan emanetlerin bilincinde olmanızdır. Size güvenecek bir insan, daha önce yapmış olduğunuz ahitlerinize bakarak karar verir. Örneğin; Yaratıcıyla aranızdaki ahitleriniz: Yaratıcınızın size verdiği azaların kullanımlarıyla ilgili hassasiyetiniz. Sizin Yaratıcıya karşı olan vazifelerinize göstermiş olduğunuz itina. Bütün bunlar, dışarıdan size bakan bir insan için güvenilirlik belgeleridir.
Vatanınız ve bayrağınızı korumada göstermiş olduğunuz yiğitlik de sizin için belli bir referans olacaktır. Manevî terbiye için girdiğiniz süreç ve bu süreçte göstermiş olduğunuz hassasiyetiniz de birer güvenilirlik belgenizdir. Etrafınızda oluşan dostlarınıza karşı vermiş olduğunuz sözleri yerine getirip getirmemeniz de yine bu çerçevede değerlendirilir. Bugün başkalarını aldatmış olan, yarın sizi de aldatır. Sizler büyük bir misyonun insanları olarak, size teslim edilmiş olan emanetlere hassasiyetle sahip çıkmalısınız.
İnsanlık, İslam ahlakına muhtaç…
İnsanlık sevgi, şefkat, merhamet ve özveri gibi güzellikleri içeren İslam ahlakını model aldığında, gerçek adalet ve barış yaşanabilir. Aksi halde haksızlık ve adaletsizlik devam eder gider. Şu an, siz bu yazıyı okurken pek çok insan eziyet ve zulüm görüyor...
Bazıları yoksullukla, açlık ve susuzlukla pençeleşiyor... Kimi küçük yaşta çalışmak zorunda...
Kimi ise evinden, ailesinden, çocuklarından koparılmış, yurdundan sürülmüş durumda...
Gazete ve televizyonlarda bu insanların görüntüleri çok sık yayınlanır. Ama insanların çoğu gazetenin bir sonraki sayfasını çevirdiği ya da izlediği televizyon kanalını değiştirdiğinde bu insanların varlığını unutur. Tüm dünyada insanların büyük çoğunluğu bu şekilde umursamaz davrandığı içindir ki yeryüzünde zulüm, haksızlık ve acılar hiç bitmez.
Yalnızca, insanlara karşılık beklemeksizin yardımcı olan bir vicdan anlayışı soruna çözüm olabilir. Böyle bir vicdan anlayışının tek kaynağı ise, dindir. Samimi inanan insanlar, Allah'ın rızasını kazanmak için, özveride bulunarak insanlara yardımcı olabilirler. Kur’an bu güzel ahlaktan, “Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz." (İnsan Suresi, 8-10) ifadesiyle söz eder.
İnsanlık sevgi, şefkat, merhamet ve özveri gibi güzel özellikleri içeren Kur’an ahlakını model aldığında, gerçek adalet ve barış yaşanabilir. Aksi halde yeryüzü haksızlık ve adaletsizliklerle dolacaktır. Bugün de olduğu gibi. Yaşanan ahlaki bozukluklar, hemen her insanın bildiği sorunlardır. Ancak insanların büyük bir çoğunluğu, bu sorunların hiçbirini çözüme kavuşturacak adımlar atmaz. Üzerine sorumluluk almaz. Dahası üzerinde düşünmeye ihtiyaç dahi duymaz. Bazı insanlar ise sorunları çözmek için uğraşır ancak başaramaz. Dünyadaki yangını söndürmede bugüne kadar başarılı olunamama nedeni, çözümün hep yanlış yerlerde aranıyor olmasıdır. Çözüm şu sistem ya da bu inançta değildir. Çözüm Allah’ın insan için en uygun yaşam olduğunu bildirdiği gerçek Kur’an ahlakının yaşanmasındadır. İnsanların bencil değil, özverili olmasındadır. İnsanların acımasız değil merhametli olmasındadır. Kısacası insanların dünyaya bakışlarının değişmesi, Kur’an penceresinden bakmalarındadır. İslam ahlakının yaygınlaşması ancak barış, sevgi, kardeşlik ve güzellikle gerçekleşecektir. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)
Acıların, katliamların, çilelerin ve fitnenin son bulması için ilk aşama Müslüman ülkelerin ittifak etmeleri ve İslam Birliği’nin kurulmasıdır. Bugün bu birlik kaçınılmaz bir ihtiyaç. Güçlü bir beraberlik ve dayanışma içindeki İslam aleminin ortak sesi olacak, dünyaya hoşgörüyü öğretecek, Müslüman olan ve olmayan her insana refah ve huzur getirecek olan İslam uygarlığının yeniden inşası için çaba göstermek, en önemli sorumluluklarımızdan olmalı. İslam ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, samimi her Müslüman’ın özlemi ve duasıdır; ancak Kur’an’ın da müjdesi ve vaadidir. Müslümana, “Kur’an ahlakı hakim olmaz“ sözü bir yana, “Kur’an ahlakı acaba hakim olabilir mi?“ demek dahi yakışmaz. Ümitsizlik Müslümanın asla yaşamaması gereken bir ruh halidir. Müslüman umutlu, şevkli olmalı ve Rabb’inin vaadine güvenmeli, “Kur’an ahlakı hakim olacak!“ demelidir. Samimi her Müslüman’ın ulaşmak isteyeceği huzur ve güven dolu bu yaşam, insanlar için dünya hayatında çok üstün bir ödüldür, gerçek bir bayramdır.
İnsanlığın kurbanları
Asırlar boyunca yaşayan bütün insanlık idealleri doğrultusunda şöyle veya böyle kurbanlarını vermiştir. Tarih sahnesinde kurbanlarını vermeyen toplumlara, tarihin sayfalarında rastlamak bile mümkün değildir. Tarih, kurbanlarını veren toplumları teferruatlı anlatır, onların hallerinden bizleri haberdar eder. Hangi toplumların, nelerin kurbanı olarak can verdiğini ise yine tarih uzun uzun anlatmaktadır. Tarih; Enaniyetlerinin kurbanı olarak can verenlerden, Zalimlerin, mazlumları nasıl kurban ettiğinden, Bir Firavuna yapılacak mezar için, nice mazlumların kurban edildiğinden, Emanetçisi olduğu dünya malını korumak için kurban verenlerden, Sufli arzularının kurbanları olanlardan bahsettiği gibi, Sevginin hakimiyeti için kurban verenlerden, Sevgili için kendini kurban edenlerden, İnsanların saadeti için kurban verenlerden, daha nice nice kurbanlardan bahsetmektedir. Kurban, feda etmektir. Hem de en kıymetli şeylerimizi. Bu hayatın kıymet arz eden nimetlerini sıraya dizip onları yerli yerinde kullandığımızda, fedakârlık sınırlarımızı zorladığımızda, kurban etmenin anlam ve mahiyetini kavramış olacağız. Bu feda edilecek nimetler, Yaratıcıyla aramızdaki samimiyetin derecesini ve güven duygularımızı da ortaya koyacaktır. Çünkü “Onlar mallarını Allah (c.c) yolunda verirler.” nidası, malın kurban edilmesini anlatıyor. “Onlar sevdiklerini de terk ederler.” nidası, sevdiklerin O’nun yolunda feda edilmesini anlatıyor. “Onlar canlarını da verirler.” hitabı ise, canın kurban edilmesini anlatıyor. Eğer Yaratıcıyla aramızdaki bağlantı malımızdan dolayı sağlanamıyorsa, ondan O’nun için kurban ederek (vererek) bu bağlantıyı gerçekleştirmeliyiz. Eğer sevdiklerimiz bizi çok meşgul edip, Yaratıcıyla aramızdaki bağın gelişmesine engel ise, onlara fazla aldırış etmemeliyiz. Onların geçici sevgileri yüzünden ebedi sevgiyi bir kenara atmamalıyız. Eğer Yaratıcıyla aramızdaki bağın gelişimine, O’na duyduğumuz gerçek sevgiye, O’na olan sevgimizden dolayı, Onunla beraber olma anına canımız engel ise, onu da O’nun yolunda vermekte samimi olmalıyız. Nitekim Cenabı-ı Hak (c.c) İbrahim (a.s)’den canının bir parçası olan İsmail (a.s)’i boğazlayarak kurban etmesini istiyordu. Bu belki de insan nefsine en ağır gelebilecek bir duyguydu. Yapabileceği fedakârlık, ruhunda sevgisi aşka dönüşenlerin, aşıkları için yapabilecekleri bir davranıştır. Aynen sahabenin Peygamber Efendimize “Anam, babam, canım sana kurban olsun ya Rasülallah.” dedikleri gibi bir duygunun yetiştirdiği insanların sevgisi olabilir bu. Sümeyye (r.a)’nin bacaklarına bağlanan develerin iplerine aldırış etmeden, tenindeki canı, canana feda etme mutluluğudur bu. İşte bütün bu duyguları yaşamanın yolu sevgiden geçmektedir. Bunun yanında, tarihte ve günümüz dünyasında zalimlerin seçtikleri kurbanlar hep mazlumlardan olageldi. Bunun sebebi ise mazlumların, gerçek ilmi verilerden uzaklaşarak, kendi nefislerinin (heva ve heveslerinin) istek ve doğrultusunda hareket etmeleridir. Firavuna “Niçin bu insanlara zulüm yapıp, onları öldürtüyorsun?” denildiğinde, alınan cevap çok ilginçti. “Bu benim hakkımdır, yaptığım ise doğrudur.” dedi. İşte Hz. Musa (a.s), Firavuna bunun yanlış olduğunu ilmi verilerle izah etmek için gönderildi. Biri insanları kendi heva ve hevesi için kurban ederken, diğeri onların kurtuluşu için canı pahasına haklarını ilim dairesinde savunmak için çalışıyor. Fuhşun, kumarın, içkinin kurbanlarını verdiği Mekke toplumuna da, yanlış şeylere kendilerini feda ettiklerine haber vermek için Hz. Muhammed (a.s) gönderiliyor. Akıl ve iradeleri uyuşturucunun müptelası olmuş insanları ise; kendi köleleri haline getirip, onları kullanmak da Ebu Cehil’lerin işine geliyordu. Ebu Cehil’ler akıllarını kullanabilen insanlar istemiyorlardı. Onlar, akıl ve iradelerini yok etmiş kurbanlar yetiştiriyor, daha sonra da onları istedikleri gibi sömürüyorlardı. Direnenler zaten anında kurban ediliyordu. Burada bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Bütün insanlığın öncüleri ilmi delillerle ortaya çıkan alimlerdir. Bir toplumun alimlerinin susması, toplumun bataklığa sürüklenmesine veya aç kurdun yuvasına gidip, kurban olmasına yardımcı olacaktır. Önce toplum alimlerini yetiştirmeli, yetişmiş olanlarına da sahip çıkmalı ki, toplumlar kurtuluşa erebilsin. Aynı idealin insanları olan dünya alimleri hiç değilse yılda bir kez bir araya gelip, kendi ve diğer insanların sorunlarını tartışıp, çareler aramalıdır. Böyle bir araya gelişe de Hac ibadeti yardımcı olmaktadır. Hac, Müslümanların yılda bir kez bir araya gelip, ilmi bir kongre düzenlemesidir. Farklı ırklardan da olsa, tanışıp, dertlerine çareler aradıkları bir toplantı şeklidir. Aynı zamanda yaratıcıya karşı bağlılığın ilan edildiği, O’nun emrine her zaman hazır olduğunun bir tescilidir. Hac, insanın makamı, mevkii, zenginliği ne olursa olsun, Yaratıcı nezdinde bir üstünlük sağlamadığı ve bütün insanların imtihanlarının eşit olduğuna işarettir. Emanetçisi oldukları makamların, mevkilerin ve diğer malların onlara birer artı kazandırmadığını anlatıyor. Temennimiz; bütün insanların, Cenabı-ı Hakk’ın hak ve hakikat ilmine teslim olarak, dünya ve ahireti güzel olan insanlardan olması. Amin...

fb-btn.pngtwt-btn.pngrss-btn.png

google-btn.pngyb-btn.pnginst-btn.png

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

DMCA.com Protection Status
Sayfada sorun olması durumunda,
Lütfen CTRL + F5 ile sayfayı yenileyin